Müzik

19 Eylül 2013 Perşembe

Canan Şahin

AKP, ulusalcılar, sosyalistler: Suriye'de kim, ne istiyor?

Türkiye'nin Suriye'ye olası bir saldırı konusundaki hevesi, hükümeti her türlü seçicilikten uzak bir "yeter ki müdahale olsun" noktasında tutuyor. Öyle ki, Tayyip Erdoğan, G20 zirvesine gitmeden önce "her türlü koalisyona hazır" olduklarını belirtmişti.
Baas rejiminin dışişleri bakanı Faysal El Miktad'ın "ABD saldırırsa Türkiye'yi vururuz" açıklamasına karşılık, Erdoğan "Türkiye hazır, Suriye hazır mı?" cevabını yapıştırdı. Hazır tabii Türkiye. Dünyanın 6. büyük ordusuna sahibiz. NATO kalkanımız var. Balistik füze savarlarımız var. Beş tane üssümüz var ve Ortadoğu'da söz sahibi olmak gibi 'emperyal' demeye dilimin varmadığı emellerimiz var. David Cameron'un İngiliz Avam Kamarası'ndan savaş karşıtı hareketin basıncıyla onay çıkaramayışına, Obama'dan daha fazla ancak Erdoğan üzülmüştür. Obama, Irak sendromu ile Kongre onayı olmadan baş edemeyecek hâldeyken Türkiye sabah akşam müdahale çağrısı yapıyor. Ama bütün bu saldırı arzusuna rağmen, bunu ABD ve müttefiklerinin desteği olmadan yapamayacak kadar da sınırlarının farkında. Türkiye devletinin alt-emperyalizminin 'alt' olmasının sebebi zaten bu sınırlardan kaynaklanıyor.
obama_erdogan1
G20 zirvesinden sonra yaptığı basın toplantısında ise Erdoğan, Suriye halkının iki yıldan uzun süredir maruz kaldığı katliamlara tekrar değinip, ölü ve mülteci sayılarıyla birlikte Türkiye'nin amacının Suriye'de "anayasal parlamenter bir sistem" kurmak olduğunu savundu. Yani demokrasi havarisiyiz! Suudi destekli El-Nusra ile ilgili sorulara ise "aşırı uçlara" karşı olduklarını söyleyerek yanıt verdi. Diğer bütün bilgileri bir kenara koyalım, daha dün Amberin Zaman'ın Taraf'ta yayınlanan yazısındaki tanıklıklardan bile Türkiye'nin bal gibi El-Nusra'yı oradaki Kürt direnişine karşı desteklediği aşikâr. Bununla birlikte, AKP'nin bugün ulusalcıların iddia ettiği gibi Esad sonrası El-Nusra ve Irak İslam Devleti örgütlerinden oluşan bir iktidar istemeyeceği de. Son derece stratejik amaçlı bir ittifak peşinde olan Türkiye, esas olarak Rojava'daki direnişi kırmak ve her basın açıklamasında telaffuz edilen 911 kilometrelik sınırının bir ucundaki Kamışlı'dan diğer ucundaki Efrin'e kadarki bölgeyi denetimi altında tutmak istiyor. Bizim 'kırmızı çizgilerimiz' yok. Sadece 'kırmızı, sarı, yeşil çizgilere' alerjimiz var. Çünkü bizim Misak-ı Milli sınır çizgilerimiz var.
28 Ağustos'ta Yiğit Bulut'un Sansürsüz Özel programında, Erdoğan tam da bunun üzerinde duruyordu. Suriye'nin bölünmesine izin vermeyeceklerini söylüyor (aslında "Türkiye'nin bölünmesine izin vermeyeceğiz" demeye getiriyor) ve Esad'ın o bölgeyi Kürt denetimine terk etmesinden yakınıyordu. Yani Esad, Rojava'ya bombalar yağdırsaydı belki bu kadar eleştirilen bir diktatör olmayacaktı. "PKK ile PYD arasındaki ilişkiye sıcak bakamayız" cümlesinde, Türkiye'nin Kürdistan'ın bir parçasının daha özgürleşmesinden duyduğu korkunun tetiklediği tehditkâr bir dil var. Bu korku, yaklaşan seçimlerde milliyetçi oyları alma amacıyla da ilgili muhakkak. Davutoğlu'nun PYD'ye alternatif Suriye Kürt Konseyi'ni kurma çabası ve Güney Kürdistan ziyaretleriyle yapmaya çalıştığı, Barzani'nin Rojava'daki insiyatifle rekabetini kullanarak PKK'nin elini zayıflatmak. Çözüm sürecindeki bu tutulma hâli, Türkiye'nin Rojava'nın yarattığı dinamikleri henüz şekillendirememiş olmasından. Salih Müslim ile yapılan görüşmeler, Türkiye'nin özerkliği tanıması yönünde gelişmedi. Aksine, Türkiye, El-Nusra'ya lojistik desteğini sürdürdü. Yeni anayasa tartışmalarında üçüncü madde ile ilgili tutumunda geri adım attı ve MHP ile CHP'nin basıncına gönüllüce teslim oldu. Anadilde eğitim talebinin hükümete duvara çarpar gibi çarpması da cabası.
AKP hükümetinin müdahale konusundaki bu aceleciliğin bir diğer nedeni de 4 Ekim'de sonlanacak olan bir yıllık tezkerinin hükümeti tekrar parlamento sürecinden ve muhalefetle tartışmalardan kurtaracak olması. Gezi süreciyle sokaklara çıkan ve yeniden mobilize olan harekete de savaş karşıtı bir muhalefeti örgütleme fırsatı vermek istemiyor. Kürt sorununun çözüm sürecinin yarattığı basınçtan da, neo-liberal politikalara karşı sokak muhalefetinin yarattığı politik krizden de, istikrarsızlık çanlarının yarattığı ekonomik kriz riskinden de kaçıp savaşa sarılıyor.
Esad'a müdahaleye karşı çıkarken dile getirdiğimiz en önemli argüman, böylesi bir müdahalenin oradaki devrimi boğacak olması. Türkiye, Suriye'deki direnişin Esad'a karşı olmakla birlikte uluslararası kapitalizmle barışık, uzlaşmacı ve Batı'dan müdahale bekleyen liberal kanadını destekliyor. Bunun Ortadoğu'da kendi çıkarlarına en uygun seçenek olduğunu biliyor. Devrimci unsurların ve Kürt hareketinin özerklik ve eşitlik talep eden radikal unsurlarının temizlenmesi Türkiye için önemli. Erdoğan'ın 'aşırı uçlar' derken kastettiği aslında sadece El-Nusra değil, hareketin devrimci tabanı da aynı zamanda.
Hükümetin Suriye meselesi ile ilgili hem mezhepçi hem de ırkçı bir tutumu var. Kendi içinde Alevi sorununu çözememişken, daha dün gece Tuzluçayır'da Fethullah Gülen ve İzzettin Doğan imzalı 'Cami-Cemevi aynı avluda' projesine itiraz eden Alevilere polis müdahale etmişken, Roboski'de katledilen çoğu çocuk 34 kişi hakkında kabul ettiği bir maktul yakınları ziyareti dışında henüz bir şey yapmamışken ve çözüm sürecinde ayak sürçerken, Erdoğan'ın Suriye'de tüm mezhep ve etnik unsurların kardeşçe yaşamasını temenni etmesi pek anlam ifade etmiyor.
Erdoğan'ın çizdiği resim, 'Sünni ekseni' diye adlandırılan eksenin içinde sekter olmama gayretiyle birlikte Reyhanlı'daki 'sünni' vatandaşların ölümünü kınarken engelleyemediği 'dil sürçmeleriyle' dolu.
Erdoğan'ın, parçası olmak için can attığı bu savaş koalisyonuyla Suriye'ye bombalar yağdırmasına izin veremeyiz. Bu koalisyonun daha fazla ölüm, şiddet, mezhep çatışması getireceğini bildiğimiz ve çıkması muhtemel bölgesel bir savaşın halklar için bir kabus olacağını öngörebildiğimiz için ve 100.000'den fazla insanın katili ve Rus emperyalizminin müttefiği diktatör Esad'ı devirmek için Suriye halkının verdiği mücadelenin Batı emperyalizmi tarafından boğulmasına izin vermemek gerektiği için "Suriye'ye müdahaleye hayır" diyoruz.
Irak ve Afganistan'da savaşın yarattığı yıkımı gördük. Ama aynı süreçte dünya çapında savaş karşıtı hareketin gücünü de gördük. Bu hareketin Türkiye ayağı Irak savaşının kaderini değiştirmişti. 1 Mart 2003'te, Irak'ta Savaşa Hayır Koalisyonu, 100.000 kişilik gösterisiyle tezkerenin çıkmasını engellemişti. ABD ordusunun Dördüncü Piyade Birliği'nin Güney Kürdistan'dan Türk ordusuyla birlikte Irak'a girmesini engellememiz, ABD'nin Irak'ta kaybetmesinde bir faktördür ama daha da önemlisi Irak Kürdistanı'nın kurulabilmesini sağlamıştır. Ertuğrul Özkök'ler, o zaman dizlerini döverek Türkiye'nin Kürt meselesini tam da kökten çözebilecek bir fırsatı kaçırdığını düşünüyorlardı. Tezkerenin reddedildiği 2003'ten dört yıl sonra, AKP hükümeti Güney Kürdistan'a sınırötesi operasyon için bir tezkere çıkardığında Ertuğrul Özkök, "Yani artık bizim muhatabımız Barzani'dir. Bundan böyle, namlularımız Barzani'ye çevrilmiştir. Hedefimiz, Barzani'nin askeri ve ekonomik hedefleridir. Amacımız, oradaki 'Kürt rüyası'nı, 'Türk kâbusu'na çevirmektir" diyordu (22.10.2007, Hürriyet). 28 Şubat sürecinin kalemşörü Özkök'le AKP iktidarı, olası Suriye müdahalesinde "Türkiye, Rojava'ya ne yapmalı?" sorusuna aynı cevabı verirler. Birçok Esad yanlısı ama AKP karşıtı ulusalcı gibi.
Suriye'ye yapılan savaş hazırlığına karşı olanlar, bugün Türkiye'de bu tartışmanın da gösterdiği gibi çeşitli meselelerde bölünüyor. Öncelikle AKP'nin dış politikasını eleştirmekle yola çıkıp darbeye darbe, diktatöre diktatör demeyen tutumuyla CHP var. AKP'nin dış politikada yalnızlaşmasını kendine bu kadar dert eden CHP'nin esas derdi, Mısır'da ve Suriye'de 'baskıcı' rejimlerin korunması. General Sisi ziyareti, daha öncesinde yaptığı Esad ziyaretleri, Türkiye'nin yıpranan itibarini onarma edasıyla yapılan 'rejim muhafazakârlığı'. Mısır'da da, Suriye'de de rejimin aşağından ve siyasal İslamdan etkilenen unsurları da barından kitleler tarafından değiştirilmesi, CHP'nin ve bir sürü stalinist örgütün korkulu rüyası. ABD müdahalesine ve Türkiye'nin savaşa ortaklığına karşı olan bu ulusalcı kanatla tamamen farklı saiklere sahibiz. Baasçı Esad iktidarının kanlı bir diktatörlük olduğunu ve ona karşı ayaklananların kendi kaderlerini ellerine almaya çalışan kitleler olduğunu görüyoruz ve tüm Ortadoğu'da Arap Baharı olarak tarihe geçen devrimlerin diktatörlere karşı mücadelesini destekliyoruz. Bu hareketleri ezecek her türlü karşı-devrimci güce (ordu, dış müdahale vs) karşı net tutum alıyoruz. El-Nusra ve Irak Levent İslam Devleti'nin Suudi Arabistan ve Katar destekli, devrimi mezhep çatışmasına doğru çeken ve devrime zarar veren unsurlar olduğunu biliyoruz ama bu örgütlerin Suriye'deki kitle hareketini ve onların öz-örgütlenmelerini görmemizi engellemesine izin vermiyoruz.
Diğer bir tartışma da mülteciler konusunda. Türkiye'nin mülteci politikasını Suriye Devrimi başladığından beri eleştiren ama bunu neredeyse "kapıları kapatın, mülteciler dışarı" sloganlarıyla yapacak kadar ırkçı mülteci düşmanları var. Diğer yanda ise Türkiye devletine mültecilere kapıları açtığı için değil, onları koruyamadığı için muhalefet eden, dayanışmacı, Suriye halkının yanında olan enternasyonalistler var.
Bir yanda Rojava'da Kürt direnişine bakarken Erdoğan'dan çok daha güçlü bir Kürdistan fobisiyle "PKK ile görüşerek Rojava'yı sen yarattın diyen", Esad'ın galibiyetiyle Kürt hareketini tekrar hizaya getirmesini dileyen ulusalcılar var; diğer yanda hükümeti Kürt sorunu konusunda adım atmaya davet eden, Rojava'daki yapıyı tanımasını savunan devrimci sosyalistler var.
Bir yanda 100.000 kişinin ölümünü muhalefetin %10'unu ancak oluşturan El-Nusra ve Irak İslam Devleti'ne mal eden ve mütemadiyen İslamofobi anlatan sekter 'laik'ler var, diğer yanda Suriye'de kurulan Yerel Koordinasyon Komiteleri'nin deneyimlerini aktarmayı ve hareketin mücadele içinde sekterliği aşabileceğini savunan dayanışmacılar var.
Direnişçiler, baskı gördükleri her yerde dayanışma çağrısı yaparlar. Bugün yapılması gereken Obama'nın, Erdoğan'ın ve Hollande'ın basın toplantılarında 'ahlaki ve insani' misyona sığınarak yaptıkları sınıfsal menfaat dolu açıklamalara değil, Suriye halkının dayanışma çağrılarına kulak ve omuz vermektir. Bu çağrı şunu demektedir: Müdahaleye Hayır! Esad defol!